Güvensizliğin, Bir TL Toplayanların ve Devletin Kökeni: Galip’in Mağlubiyetleri

‘’İnsanın yazgısı sosyal bir varlık olmasıdır. Bir başınalığı ne mümkün ne haktır. Kişi insandan ayrı düşmüşse kitapla, hayvanla, bitkiyle gönlün eğler. Kitap, hayvan, toprak, su, bitki, güneş tüm bunlar canlıdır. İnsandan kasten uzak duran insan varsa, o ya meczuptur ya da kırgın ve kızgındır, ona değilmez, el edilmez; şu diğer canlılardan mahrum insandansa korkulur. Büyük şehirler bu yüzden kötüdür. Çünki (…) ’’ Ninem ( 1929 – 2016 )

Doğumumuzdan ölümümüze değin birçok kişiyle, selam alıp vermek dâhil, yoğunluğu değişen ilişkiler içinde bulunuruz. Kiminden şifa alırken, kiminden ruhen sakatlanırız. Sakat bırakanların bazıları kurşun yarası, bazıları makas kesiği, bazıları da sinek ısırığı gibidir. Böyle sakatlıklar açısından bakınca Galip bugüne kadar altı duygusal ilişki yaşamıştı. Biri annesi, biri babası, üçü manitası, kalanı da yekten arkadaşlarıydı. Annesi onun doğumu esnasında ölmüş, yedi yaşına değin babası tarafından bakılmıştı. Suçlu Galip. Arkadaşlarından türlü yaralar alıp kelekler görmüş; hayatı boyunca yaşadığı üç manitasal ilişkide de terk edilen olmuştu. Yanisi yaşamı Yeşilçam’ın Ayşecik Ömercik melodramları veya Küçük Emrah filmleriyle yarışır altüst oluşları barındırıyordu. Şöyle ki annesinin vefatından yedi yıl sonra babası evlenmiş, yeni ve cici annesi onu istememiş, bundan ötürü babası da onu yetiştirme yurduna vermişti. Bu ayrı bir konu. Edilgen Galip.

Yıllar yıllar üstüne binmiş; on dokuzunda yurttan çıkarılmış; umutsuz, biletsiz ve serseri bir delikanlı olmuştu Galip. Deniz kasabalarındaki kavruk tenli, ışıltılı gözlü yağız delikanlıları andırıyordu. Konuşma üslubu sokakların terbiyesinden ötürü hâliyle hoyrattı. Kirli ve bakımsızdı, fakat bu haliyle bile can yakıyordu. Bir flörtü vardı. Kahvede oturmuş, yancılık yaptığı bir masadan çayını hörp hörp içerken onu düşünmekteydi. Daha doğrusu onunla ilgili kararlar peşindeydi ve kararını verdi. Sıkıldım, yapamıyorum, bu flörtü bitireceğim deyip, çayından son yudumu kahvedekilerin dahi tepkisini çeken devasa bir hörpletmeyle kafasına dikti ve açık havaya çıktı. Gerindi; canı sigara çekti, birilerinden istedi, sordukları ona yok çektiler. Yere bakındı, hep küçük izmaritler vardı; beğenmedi. Karşı kaldırımda iki genç bekleşiyor, biri sigara yakıyordu. Onlara yönelmek istedi. Gençlerden içici olanı bir iki nefes aldıktan sonra minübüsün geldiğini görünce son nefesle sigarayı yere fırlattı. Galibin ağzı kulaklarına vardı. Allah be, o güzel insanlar, o güzel minübüslere binip gittiler; demirin tuncuna sigaranın torikine kaldık diye mırıldandı. Heyecanla yere bakınırken sigara kaldırımda altın güneş misali parlıyordu; dünyanın en efsanevi balığını yakalamış bir balıkçı gibi sevinçle, hemen üstüne atılıp, kavradı ve sönmesine fırsat vermeden derince içine çekti. Torikçi Galip.

Kızla olan ilişkisini bitirdiğini nasıl anlatacağını kurguladı, kurguladıkça ciğerlerini dumanla doldurdu. Sıkıldım, yok yapamıyorum, bunlar aslında palavraydı. Oysa yüzeyde değil de, derinlerde hissedip farkında olmadığı geçmiş yaşadıklarının verdiği korku, güvensizlik, öz saygı yitimi ve kaygılarla baş edemeyip, yaşamakta olduğu bu son sancılı ilişkisini bitirmeye karar vermişti. İlişkiyi bitirecek, terk eden olacaktı. Çünkü terk edilenler ömür billah sakat kalır ve Galip aslında bir kez daha yaralanmak istemiyordu. Hoş, daha ne kadar yaralanabilirdi ki; varlığı bir irindi ve bu hayat vadisinde öylece akıp duruyordu. Fakat yine ayrılamayacaktı biliyordu. Çünkü daima hayatın altın kuralı işlerdi: Birlikte olmanın en kötü konforu yalnızlığın rutubetine tercih edilirdi. Başını öne eğip, usul usul kahvehaneye dönüp, başka bir masaya yanaştı. Yancılık kontenjanından kendine çay ısmarlattı. Hayatında ilk defa isminin hakkını vererek; haklı ve gururlu olarak kahvede okeyi vururken –bugüne kadar anlam veremediği, fakat ne zaman duysa, her zaman söylemiş olana hayranlık duyup gıpta ettiği- ’Benim adım … ! ’’ cümlesini diyeceği anların hayalini kurarak yaşıyordu: Benim adım Galip! İlişkiyi bitiremeyeceğini bilirken, kimse onu oyuna katmadı. Tuvalete gidenler bile onu bir tur yerlerine oturtmadı. Çaylar soğudu, parti bitti, kahve kapandı; düşünceler baloncuğu patladı. Son günlerdeki öncelikli uğraşı bu ayrılsam mı ayrılmasam mı meselesiydi. Sonralıkla da işsizlik geliyordu. Galip bazen düşünüyordu da, hatta o kadar karmaşık ve daldan dala bu düşünmek eylemini icra ediyordu, ki kendisi bile kendisini takip etmekte zorlanıyordu, sözgelimi düşünen insan işsizdir, işsiz insan düşüngendir, düşüngen kişi üşengeçtir, üşengeç beşeriyetin sonu işsizliktir, işsizlik üretimsizliğe götürür, belki de sigortalı bir işim ve kafamı sokacak bir damım olsa bu ilişki meselelerini kotarabilirim, diyordu. Çağın filozofu Galip. Sarı sayfaları aramaktan, eşe dosta danışmaktan helak olmuştu. Suriye’den gelen göçmen dalgasının ucuz emek gücü olarak rağbet görüp ülke yurttaşında yarattığı işsizlik ayrı bir mesele, patlak vermesi muhtemel büyük savaşın şehirde umduğunu bulamazsa döneceği köyünü vurması ayrı bir meseleydi. Diyarbakırlı Galip. Aslında hiç görmediği, babasına dair bir hatıra olarak tuttuğu memleketi, sokaklarında yatıp kalkıyor olsa dahi her şehirli gibi onun için de gidilmeyecek fakat orada olduğu bilinecek bir deniz kasabası hayaliydi. Kaçabilmek fikrinin sıcacık kucaklayışı, insanı bir paket Hacıbekir lokumu gibi sarıp sarmalamasıydı bu. Akşamları toz bulutları ve sürüsüne yıldızın olduğu gökyüzünün altında, kerpiç evin önünde, hasır sandalyenin üstünde, cevizden bozma koca kütüğün üstünde rakısını içeceği bir ütopik kucaklama. Galüptopya.

Sarı sayfalara bakması, eşe dosta danışması dümendendi. Hoş, yetiştirme yurdundan kimi keş kimi moto kurye olmuş arkadaşları ve hocalarından başka nerdeyse kimi kimsesi de yoktu ya. Omzunu vereceği yahut omzunu alacağı bir tam kişi dahi sayamıyordu. Güven sözcüğünü yetimhane yıllarında dağarcığından çıkarmıştı. Birkaç akrabası vardı; onların da, kendisine sorulduğu vakit, boyuna amına koyuyordu Galip. Kızgın Galip.

İş miş, akraba makraba boş verelim. O yolunu bir lira istemekten buluyordu. Bu aralar kafasını kurcalayan da, bir lirayla karın doymadığı, zam yapıp yapmaması gerektiğiydi. Çünkü İstanbul’da para kaşıkla kazanılıyor kepçeyle dağıtılıyordu. İnsanlardan bir lira yerine direkt yemeğin kendisini mi istesem yoksa iki lira mı istesem acaba diye düşünüyordu. Hangisi daha kârlı olurdu? Sadece yemek istemesi mümkün değildi, tıka basa yemek mi yiyecekti? Olmaz, ufacık karnı vardı. Paket yaptırayım dese, iyilik edenler azılı bir bekçi kesiliyor yardım edilenin başından ayrılmıyordu ki ille ısmarlanan yemeğin yenip yenmediğini göreceklerdi. Hayırseverliğin Despotizmi ve Şüphenin Galip ile İmtihanı. İki lira isterse de insanların üşeneceğini, korkacağını yahut alay edeceğini ve böylece kendisinin gururunu inciteceklerini düşünüp, birine yara vermekten ürküyordu. ( Galip çoğu para dilenenler gibi yüzüne tükürseniz ya rabbi şükür diyecek cinsten dilencilerden değildi. Gururluydu ve alacağı paranın kendisine verilmesi gereken bir hak olduğunu düşünürdü. Birincisi kardı kıştı demeden, kimi zaman çıplak ayaklarla, ortalıkta dolanıyor, muazzam bir yokluk tiyatrosu sergiliyordu; bu gösteri yüzünden para almak onun hakkıydı. İkincisi kendisinin bu sefil hâline bakarak insanların çoğu kendi sefil, yüzeysel ve saçma var oluşlarını unutuyor ve mevcut hallerine şükrediyorlardı; asıl sırf bu yüzden bile ona para verilmesi gerekirdi. Devletler, imamlara papazlara değil de, onun gibilere yatırım yapsa sınıfsal eşitsizliklere ve ondan doğan huzursuzluklara hızlı, net, kesin, 1080p HD çözüm bulunmuş olurdu. Tabii, bu fikirlerini kendisine saklayacak kadar da kurnazdı. Ne yardan ne serden vazgeçer bir yolunu bulur, hem kendinin hem parasını alacağı kişinin gönlünü hoş tutmasını bilirdi. Tatlı dilli, güler yüzlü ve ceylan gözlüydü, fakat bu aralar hâlinden memnun değildi. Yerinde saydığını hissediyor, dilencilikte sınıf atlayamadığı için kara kara düşünüyordu. Sigortalı bir işte bile yıllık yüzde sekiz zam alınıyordu. Onunsa yevmiyesi üç aşağı beş yukarı yıllardır aynıydı. )

Sözün kısası yara vermekten ürkmüyordu da, kodese girmek için hiç de uygun bir hava yoktu, mevsimlerden yazdı ve yüzmeye gidebiliyor, macdanıltstan dondurma yiyebiliyordu. Böylece Nisanur’u görebiliyordu. Nisanur ona kızarmış patates ısmarlıyor, ödemeli çağrı atıyordu. Galip sigortalı bir işte çalışsa ve sadece haftada bir arkadaşlarının evinde buluştuklarında değil de düzenli olarak duş alsa ve sigarası yerden topladığı izmaritler değil de Malboro olsa fena olmazdı. Fakat onu böyle de seviyormuştu. Nisanur bunları böyle böyle Galip’e, onun ta suratına özenle yerleştirilmiş ışıldak gözlerine bakarken diyordu. Böyle diyor ve demeye devam ediyor, durmadan ekliyor, ekliyor, ekliyordu. Nisanur kamunun çocuğu kimsesiz Galip’e hayrandı. Kaymak tenli, Selçuk Yöntem sesli, dalyan gibi bir delikanlıydı Galip onun için. Bir yönetmen keşfetse, bu hayatta alıp yürümesi işten bile değildi. Fakat huysuz Galip istemiyordu. Nisanur ona Taksim’de falan dolaşsan ya diyordu, ama o sanatını kendisini en çok huzurlu hissettiği, yasalar gereği bir yıl önce kapısının önüne konulduğu yetiştirme yurdunun civarında icra etmeyi seviyordu. ‘’Ama senin için’’ dedi Nisanur. ‘’Ben senin için istiyorum.’’ Gelmiş geçmiş en gözde dramlarla boy ölçüşecek iç burkan bir sesle de ekledi: ‘’Bizim için… Üstelik Taksim’den günde on milyon insan geçiyor, keşfedilmesen bile daha çok para kazanma olasılığının sana ne kötülüğü olur.’’ Galip’in gözleri ışıldadı ve sığ hayallere daldı: Bilbortları ve o bilbortlarda kendi bir köpek dişi kırık pasparrrrrrlak gülüşünü gördü. Elinde colgate diş macunu tutuyor ve sağlıklı gülüşler için diyordu. Aşk-ı Memnu dizisinin finalinde Behlül rolünde Kıvanç Tatlıtuğ değil de kendisinin oynadığını ve Bihter’in onun için intihar ettiğini gördü. Doktorlar dizisinde hamile kadını ve bebeğini ikisini birden zor bir ameliyatla kurtardığını da gördü; bir mafya dizisinde sokak çocuklarına yardım eden babacan bir kabadayı olduğunu ve ayrıca gazetelerin magazin sayfalarının baş köşesinde paparazzicilere ”çekmeyin lan yavşaklar, otuzbirci gardiyanlar” diye bağıran çapkın ve bıçkın bir oyuncu olduğunu da gördü. Gördü de, gördü Galip. Görücü Galip. Kendisini değerli hissetti. Dudaklarında tebessümle, olduğu yerde munis bir kedi gibi güzelcene gerindi.

Fakat başaramayacağını, bunun asla olmayacağını düşündüğünden midir, nedenini psikologlar yahut müneccimler dahi bilmez; bu değerlilik hissi kısa sürdü. Nisanur onu böyle bir şey olması için teşvik ediyorsa, şu anki çevrimiçi Galip’ten memnun değildi de ondan diye düşündü. Bu düşünce kıvılcımdı da, sözgelimi Galip’in beyni çayırlıktı; böylece söndürülmesi mümkün değil bir alev aldı bedenini ve ruhunu hemencecik. Kızdı, köpürdü. ‘’Siktir git’’ dedi Nisanur’a. ‘’Ben buyum, kızım. İşine gelirse! Benim adım Galip!’’ dedi ve elinde külah dondurmasıyla usulca çıktı. Sokaklardan mekdanılts kasalarına aynı ses bir kez daha vurdu: ‘’Benim adım Galip!’’

Ne kula ne zalime minnet etmeyen Galip. Düşüncesi kıvılcım, beyni çalılık Galip. Beş dakika geçmedi, elindeki külaha bakıp, duygulandı. Dondurma canı çektiğinde beleşe yiyemeyeceğini fark etti. Ulan ne güzel yapıyordu bu namussuz mekdanılts da, dedi. Nisanur artık yoktu, adı üstündeydi, geri dönmek diz çökmek olmazdı. Koltuk altını kokladı, yıkanma zamanı gelmişti. Kafasından çoğu insan kokusundan ötürü ondan kaçarken Nisanur’un hiç yüksünmediği geçti. Hoş, o da haftada bir netice itibariyle onu yıkıyordu. İçinden ‘’Beni seviyordu lan. Demek ki’’ dedi Galip ‘’Sevmek tahammül etmekti. Kokuma dayanıyordu. Yüzünde bana karşı hep tebessüm vardı. Beni seveni kaybettim.’’ Sonra biraz durdu, bir şeyi çözememiş ki, kafasını kaşıdı. ‘’Ama bugün tahammül eden yarın hesabını da ister, adisyonu getirir önüne koyar: bunu bunu şunu şunu yaptım ben sana, der. Planları vardır, değişmeni ve yükselmeni ümit eder. Planları tutmazsa yoluna bakar; müsait bir yerde başkasının koluna girip başkasının gözlerinin içine gülümser. Planlar tutarsa ne ala; çünki onu da çekip kurtarırsın bu bataklardan, öyle ümit eder. Sikerim böyle sevgiyi! Alışmak yok, Galip, oğlum. Alışmak yok. Kimseye güvenmeyeceksin. Kimin kime hayrı var bu hayatta? Ananı sen öldürdün, baban seni terk etti. Kimseden hayır yok sana. Başının çaresine bakacaksın. Postamızı koymuşuz, tükürdüğümüzü yalamayız da, buluruz bir yolunu evelallah.’’ dedi kendi kendine.

İşte o an şaşmaz esnemez bir kararlılıkla fiyatlara zam yapmaya karar verdi. Bir lira değil de, iki lira isteyecekti artık. Kendiyle konuşa konuşa yürümüş, farkında olmadan epey bir yol almıştı. Unkapanı Köprüsü’nün üzerindeydi. Yanında yöresinde kâh yiyivermek kâh satmak için olta sallayan balıkçılar ve onlara minnowdu, çapariydi veya çaydı satmaya çalışan işportacılar vardı. Karnı acıktı, yakaladıkları balıkları anında pişiren bir tayfanın yanına kedi misali ilişip, öylece durdu. Onu fark eden adamlar ekmeğin arasına koyup ona uzattılar. Mangal üstünde bekletilmiş kıtır kıtır yarım somun ekmeğin içindeki balık izmaritti. Galip bu ismi öğrenince güldü. Adamlar hayrola deyince de, kimilerinin ona Torikçi diye seslendiklerini anlattı. Kısmet işte diyip hep beraber güldüler. Sonra ilerdeki çaycıya yaklaşıp param yok rica etsem bir çay verir misin ağbicim dedi. Adam ters ters bakıp hayrına mı çalışıyoruz lan biz burda siktir git dedi. O uysal kedi Galip gitti, yerine orman kaçkını aslan Galip geldi. Adama gözlerini belertip vereceksin ulan dedi, burası Galata köprüsü, ben de Galatalı Galip dedi. Adam ulan torikçi, ulan kerata, neredisin lan kerhaneci diyip kahkaha attı. Karton bir bardağa çayı doldurup, içine dört de küp şeker attıktan sonra, tahta kaşıkla birlikte afiyet olsun diyip Galip’e uzattı. Galip de gülerek, Allah razı olsun Muhittin dayı dedi. Parodici Galip. Biraz ileriye geçip korkuluklara yaslandı. Dumanı üstünde balık ekmeğinden hart hurt ısırdı. Çayından hörp hörp içti. Denize bakındı. Gözleri uzaktan ışıklarını görünen köşklerde ve eğlence mekânlarında dolandıktan sonra bir kısmı görünen Galata Kulesi’nde durdu. Yemesini bitirip, koluyla ağzını yüzünü sildi. Cebinden bir izmarit çıkarttı ve onu mekdanıltsan çıkarken bir masada görüp ustaca hacıladığı zippo’yla yakıverdi

Kuleye bakıyor, düşünüyor, sigarasından nefes çekiyor ve havaya doğru savuruyordu. Alçak sesle mırıldanmaya başladı. Burası İstanbul’du. Sikmeyeni sikerlerdi. Sikilmek istemiyorsan oğlum Galip sikeceksindi. Endişeler içinde tekinsiz ve nankör Galip. Bana Nisanur mu yok? diye sordu. Binlerce var, dedi. Bendeki bu masumiyet ve ışıltılı gülüşlerle elimi sallasam ellisi, dedi. Dalyan gibiyim ya, dedi. Mekdanılts dondurması ne lan, bebe işi. Bademlisinden Magnum dondurma yiyeceğim bundan kelli. Artık bir değil iki lira alacağım. Gerekirse karanlıkta kuytuda hatta gündüzün çatısında bile gırtlaklarına çökeceğim varsılların. Bu şehrin Robin Hut’u bile olurum lan! Benim adım Galip. Bu son iki cümlesini bağırarak söyledi. Tüm bu heybetine meydan okumasına rağmen Ama bir Taksim’e mi uğrasam? Belki… diye de içinden geçirdi. Geçirmedi değil. Köprüden yukarıya, Şişhane yokuşuna doğru, oradan Tepebaşı’na oradan da İstiklal Caddesi’ne kıvrılmak üzere ümit ve heyecanla yol aldı. İçinden o an kendi yazıp bestelediği Bekle Beni Taksim şarkısını mırıldanıyordu. Birkaç kere havaya zıplayıp iki ayağının topuklarını birbirlerine vurmaya çalıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s