İphone Yalnızlık Aplikasyonu ya da Muzaffer’in Önlenebilir Düşüşü

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Cep telefonundan online satranç oynuyordu. Telefonu (daha doğrusu İphone’u ) alalı iki ay, oyunu yükleyeli de bir ay olmuştu; fakat yeni birisine göre oldukça iyiydi, sıralamada deneyimli oyunculardan bile ilerdeydi, milyonlarca puanı vardı. Günlerdir sabah akşam demeden aralıksız oynuyordu ve son iki haftanın da neredeyse herkesin karşılaşmaktan imtina ettiği namağlup birincisiydi. Handiyse bu telefon ve oyun hayatının anlamı olup, kıymetler üstü bir kıymete binmişti. Bugün, bu sefer ise çok farklıydı. Hani ‘rutin’ bir halka oluşturur ve gün gelir o halkada bir baloncuk çıkar, bu baloncuk da kırılmaya yol açar ya, işte böyle bir baloncuk akşamıydı. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki…

Piyonunu şahın önünden iki kare ileri sürdü. Sanki karşısında dijital bir varlık yokmuş da, kanlı canlı biri varmış gibi ‘’Hadi görelim bakalım başlangıcını! Başlamak zordur, evlat. İyi başlarsan ne kadar kötü koşarsan koş güzel bitirirsin. Kötü başlarsan, vay hâline!’’ diye kendi kendine ekrana karşı söyledi. Dudaklarını kemirdi. Rakibi oyuna atıyla başladı. Bu hamle nedense ona, çıraklık vakitleri hatırası olsa gerek, her zaman maceraperest ve kuvvetli bir oyuncuyla muhatap olduğu hissi verirdi. Şimdi de aynısı oldu. ‘’Hımmm demek dişli rakipsin, biliyorum diyor ve Don Kişot hamlesi yapıyorsun.’’ dedi. Hamlelere kendince verdiği isimlerdi bunlar. Atla gelen başlangıçlar ona maceraya atılmayı çağrıştırırdı ve maceraperestler sonuç değil sebebin kendisi olduklarından ötürü güçlü insanlardır diye düşünürdü. Nedense Don Kişot aklına düşmüş ve kendisinin de bu durumda yel değirmeni olduğunu varsayarak bu hamleye bu isimi uygun görmüştü. Karşı hamle olarak Doktor B beşlisini oynamaya karar verdi. Bu hareket oynayana mutlaka ama mutlaka en kötü ihtimal beş artı iki hamlelik oyun hâkimiyeti sağlardı. Vezirinin hesapladığı plan doğrultusunda hareket kabiliyetini arttırmak için sağ çaprazındaki piyonunu da iki kare ileri götürdü. Böylece en önde birbirine paralel iki piyonu olmuş oldu. Bu taktiği Stefan Zweig’in nefis romanı Satranç’ta öğrenmişti.

Bu oyun içinde oyunuyla oyunun bütününden hem edebi bir zevk tadıyor, hem eğlenmiş oluyordu. Aslında burada bastırılmış fakat gün yüzüne çıkmış bir acı da saklıydı. Şöyle ki, yıllar evvel içi yazma isteğiyle dolu bir yeniyetmeyken, çeşitli engeller, ertelemeler ve korkularla, bu arzusundan gün geçtikçe uzaklaşmış ve sonunda kendini kabuğundan çıkmayan, bırakın kalem oynatmayı kitap dahi okumaz huysuz ve küskün bir adama dönüşüvermiş olarak bulmuştu. Evet, bulmuştu. Çünki ona sorarsanız sanki derin bir uykuya zorla yatırılmış da, yüz yıl sonra uyandırılmış ve salıverilmiş gibiydi. Kalbinin yerine kara bir taş koyulmuş, kafatasının içineyse saman doldurulmuştu. Uyku dediği aralıkta neler olduğunu ve ne yaşadığını da bilmiyordu. Bir gün uyanmış ve öykündüğü adama, yani Zweig’a yaraşır biri olamadığını görmüştü. Üstüne üstlük zaman da boş durmamış ustalığını onun bedeninde sergilemişti. Saçları dökülmüştü, gözlerinin altı çiziklerle doluydu ve elleri titriyordu. Kırklı yaşlarında olmalıydı. Yalnız yaşıyordu; evde çıt çıkmadığına ve ondan başka kimsenin etrafta donu olmadığına ve bu etrafta olan donlar toplanıp uygun yere bırakılmamış olduklarına göre, bu kesindi. Ailesi, dostları neredeydi peki? Hiç mi yoklardı? Hep mi böyleydi? Buraya nasıl gelmişti? Göbeği bile vardı! Bu kimdi? Hantallığın ve tembelliğin tam karşılığıydı. O muydu? Kendisi miydi yani? Ne yapabilirdi ki bunla? Taş bir kalp ile destanlar mı yazılırdı, çöp olmaktan başka neye yarar? Saman bir beyinle fikir mi üretilirdi, bu koca evrende bir çınlama olmaktan başka kime faydası olur? Hantal bir vücut neyin savaşını hakkıyla verebilirdi..? Bu gibi yıkıcı sorularla kendini ufalamış, iyice toz haline getirmişti. Rüzgâr aralık bulup evine, oradan da odasına giremediği için toz bütünü olarak öylece kalabildi. Bu mevcut kendisinin de nereden geldiğini bilmediği ve bulamadığı için nereye gideceğini kestiremedi bir türlü. Benden geçti, benden geçirdiler diye söylendi bir zaman.

İçi o kadar kaynaksız ve hedefsiz öfkeyle doluydu ki, adeta on kişinin linçine maruz kalan ve dayağın nereden geldiğini bilmeyen bir avare gibi kendini savunmak adına mecazi ve hakiki tekmelerle yumruklar savurmuştu kendinden dışarıya dışarıya. Bir sinir harbinde seçme kitaplardan oluşturduğu kütüphaneyi devirdi, en sevdiği film sahnelerinden bayılarak bastırdığı duvarlardaki afişleri yırttı ve özenle bıkmadan usanmadan duvarlara çiziktirdiği mısraları, replikleri ve alıntıları karaladı. Odası hafriyat ve kanla dolu bir iç savaş artığı oldu. Bu kriz uzun sürdü. Sonunda benden geçti demesi sorumluluğun kendinde olduğunu hatırlattığından, yani ‘o tren önümden geçti ve ben binmedim’ manasına geldiğinden, fakat bu kendi kendini tokatlamak gibi bir şey olduğundan ve çoğu kişi gibi o da böyle bir oto suçlama-cezalandırmaya daha fazla dayanamayacağından ‘’benden geçirdiler’’ dedi. Demek zorunda kaldı, ( zorunda kaldı çünki bu hayati bir mecburiyettir, arkadaşlar.) Sonra durdu. Derin olan uğultulu sessizliğinin keyfini çıkarmaya karar verdi. Ya da bu bir yanılsamaydı ve o bunu keyif sandı. Denizin üstünde gözleri kapalı, sırt üstü uzanmaya benzetti bu hâlini.

Bir gün sakinlediğinde yıkıntılar arasından başını çıkarmış o eski dostunu gördü. Stefan Zweig’tı bu ve Satranç kitabıydı. Dudaklarının arasından belli belirsiz ah sevgili dostum sesi çıktı. Ellerinin titrediğini ilk öyle fark etti. Uzanmaya üşendi, uzanıp almaya korktu. Çok eski bir tanıdığı görünce insan bir an durur ve süratli anılar silsilesinden sonra sımsıkı sarılır ya, öyle bir hışımla çekti ve sayfalarını evirdi çevirdi, bir saatte okumayı bitirdi kitabı.

Heyhat hiçbir şey hissetmedi. O eski toy heyecandan, yüksek hayranlıktan eser yoktu üzerinde. İşte o an beyninin yerinde saman, kalbinin yerinde de taş olduğunu idrak etti. Ondan hakikaten geçmişti. Uzun hikâye, satranç oyununu öğrenmeye bundan sonra karar verdi. Öğrendi de. Belki artık şiirler düşlemiyor, öyküler yazmıyordu ve büyük bir roman bırakamamış olabilirdi bu hayata, lakin bu nimetlerden aldıklarının karşılığı olarak satranç oyununda kendince uydurduğu isimlerden birini edebi babası Zweig’ın bir karakterinden seçmişti. Dr B… Doktor B beşlisi. Çatlağını bulan su misali gün yüzüne çıkmış saklı acı buydu işte. Neden adlarına tuzluk hamlesi, çatal beşlisi veya turşu atağı demiyordu da Don Kişot hamlesi ve Doktor B beşlisi diyordu? O kendinden geçtiğini düşünsün, ah o UKDE ah, o öyle yaman bir kemirgendi ki, yolunu bulur ve çıktığı yerde yaşlı bir ninenin ağzındaki altın bir diş gibi sırıtırdı. O bunun farkında değildi, belki de farkındaydı da, her zamanki çok bilmişliğiyle ‘’İnsanın kimliği yaralarıdır, olur o kadar’’ deyip görmezden geldi.

Eğer kafasındaki taktik ilerler ve rakibi buna çözüm bulamazsa bugüne kadar bu başlangıç oyunuyla neredeyse hiç kaybetmemişti ve şimdi de kaybetmeyecekti. ‘’Bakalım ne kadar dişlisin Kasparov_23’’ dedi. Kasparov_23 rakibinin rumuzuydu. Kasparov bildiğimiz satranç ustasıydı da, 23 neydi diye düşündü. Yaşı olacak herhalde derken rakibi şah tarafından bir diğer atını daha sürdü. Böylece kendisinin beş artı iki olan hamle esnekliği beşte kaldı. Oyun kısa sürmeyeceğe benziyordu. Rakibin hamlesinden hoşnut olacak ki, ‘’Güzel.. Ya çok zekisin, Kasparov_23’’ dedi, ’ya da yaşın 23 değil.’’ Ortaya bulmaca atıp çözmek en keyif aldığı işlerden biriydi. Kendin çengel kendin çöz diyordu buna. Kendin pişir kendin ye cümlesinden mülhem pek matah bir benzetme olmadığının farkındaydı, fakat her zaman yerinde ve şık ifadeler bulmak zorunda değildi ya, bu da böyle kalsındı diye düşünmüş, bırakmıştı. Şu telefon ve internet de olmasa ne yapardı kim bilir? Yeni keşfettiği bu ikili namına, benim gibiler için büyük nimet, dedi içinden. ‘’Acaba memleketi olmasın; 21 Diyarbakır, 22 Edirne, 23 belki de Elazığlı.’’ dedi. ‘’Aman bu memleket işareti koyanlar da ya hiç çekilmez yavan tipler olur ya da oyununa doyum olmaz muzır tipler.’’ Bu Kasparov hangisiydi? Umarım ikincisidir deyip şahın solundan atını iki kare öne bir kare sağa sürdü. Doktor B beşlisinin içindeyken gelen at hamlesine de Aylak Adam adı vermişti. Çünkü oyunda üç at birden vardı, bu bir kır gezintisini andırıyordu ve piyonlarıysa başı boş duruyordu. Bunda içten içe bir hüzün ve uyumsuzluk görüyordu. Size göre olmayabilir, lakin ona göre bu meşru bir benzetmeydi; gerekçesi de şuydu ve kendiceydi: ‘’Neticede her metnin velayeti yazarından çıkar, okuruna geçer.’’di.

Rakibinin hamlesini beklerken kendi kendine konuşmaya devam etti. Susamıştı. Telefon ekranından gözünü ayırmadan mutfağa doğru koyuldu. Damacanada su kalmadığını görünce sucunun telefon kartını arandı, bulamadı. Hay Allah nereye koydum, acaba magnet yine düştü de dolabın arkasına mı kaçtı dedi. Telefonu tezgâhın üzerine bıraktı. Uzun zamandır oynadığından elleri bir garip olmuştu; kıtlattı. Başparmağını sağa sola yukarı aşağı oynatmaya çalıştı. Çaydanlıkta su olacaktı deyip bir bardak indirdi ve evet su vardı, doldururken telefondan bip sesi geldi. Baktı. Kasparov_23 mesaj atmıştı. Dijital de olsa birinden sohbet işareti alması hoşuna gitti. Neşelendi. ‘Sen bittin, Kümülatif Muzaffer ; )’ yazıyordu mesajda. Büyük bir kahkaha koyverdi.

Evet, adı Kümülatif Muzaffer ve evet bu bir mahlastır. Bu ismin birincisini, sözlüğe bakarsanız bir başka beni dinlerseniz bir başka, fakat siz elbette her iki anlamı da dikkate alın, yani Kümülatif’i musluktan akan suyu düşünerek bulmuştu. Hani aslında su damla damla çıkar da, biz musluğu çevirdikçe bütünlük oluşturur ve kalın bir çizgi halini alır ya, işte hayatta yaşadıklarımızı da buna benzetmişti. Hatta o bu kadarıyla yetinmeyip hayatta yaşamadıklarımızı, uyuduklarımızı, içimizde kalanları da bu bütünlüğün, hayat yolculuğunun, bir parçası saydı. – Belki de aslında bu ‘yaşananlar’ dediklerimiz kesik kesik kalıyordu da, en çok bu ‘deneyimlenmeyenler; yaşamadıklarımız, uyuduklarımız, içimizde bıraktıklarımız’ boşluksuz, katı bir bütün oluşturuyordu. Yaşananlar dağınık ve sakince belleğimizde istirahatta olup duygularımızı mutluluğa doğru evriltmiyor iken, yaşanamayanlar huysuzluk ederek galebe çalıyor, hayatı tamamiyle acılaştırıyor, mutsuz ve karanlık kılıyordu. – diye de düşündü… 

Muzaffer de sözlüklerde gördüğümüz, sokaklarda duyduğumuz, bildiğimiz Muzaffer’di işte…
Esas isim mi?
Şu soğuk damgalı kafa kâğıdındaki ismi mi diyorsunuz? Onun ne önemi var ki?
Korkudan mı diyorsunuz bu tercih? Evet, belki bir korku belki bir memnuniyetsizlikten ötürüdür.

Fakat işin doğrusu, kendisinin bir mahlastan fazlası olduğunu bildiğimiz Kümülatif Muzaffer’in bu konuda bir kelamı vardı elbette, ondan dinleyelim: ‘’O nüfus cüzdanlarındaki isimler ki, ebeveynlerin gerçekleşmemiş hayalleri, kaçırılmış fırsatları ve karşılanmayacak beklentilerinin bir bütün olarak çocukların üstüne giydirilmesidir. Tasmalı yazgıdır ve kölelik işaretidir.’’ Alın bir de buradan yakın. Şimdi söyleyin bakalım, esas isim mi esas isimdir yoksa mahlaslar mıdır esas isim? Hâsılı kelam, bir insanın esas ismi, arkadaşlar, kendisini varlığı yokluğu bütünüyle hissettiğidir. ”Kişi kendi isminin önce yaratıcısı, sonra sahibi ve de taşıyıcısı olmalıdır.”

Nerdeyse keyiften göbeği çatlayacaktı ki, kahkahasını durdurmuş, bir bardak su daha içmişti. Bu herife bir yakınlık hissetti. Herif mi? Belki de kadındı, kim bilir. ‘’Elazığlı mısın yoksa yirmi üç yaşında mısın bilmem, ama esas sen bittin Kasparov efendi.’’ diye söylendi ve mesaja yanıt yazmak için telefonuna uzandı. Aldı, yüzündeki hin ifadeye engel olamıyordu. Bu bitimsiz neşe de neyin nesiydi böyle? Yüzyıllık uykudan uyandırılan o değil gibiydi. Tuş kilidini açtı. Karnına bir sancı oturdu. O an elektrikler kesildi, telefonu elinden yere düşürdü. Karanlıktan korkardı. Telefon ters dönmüş bir hamam böceğini andırıyordu ve altından cılız bir ışık yayılıyordu. Eline alıp baktı, ekran tuz buz olmuştu. Simsiyah gökyüzünü aydınlatan havai fişek patlamalarını andıran rengârenk bir görüntü vardı yalnızca. Ne yapacağını şaşırdı. İki ay evvel 4200 Tl verip almıştı bu telefonu, adı iphone’du fakat ismi ve parası hiç umurunda değildi. Tek hakikat: yalnızlıktan korktuğuydu. Ekranı kırılmış bir İphone’unsa hiçbir şeye faydası olmazdı. Kendini iliklerine kadar uzun zaman sonra ilk defa böyle güçsüz ve biçare hissetti. Ne yani üzerinde keratinden bir kabuk vardı da, şimdi çatlamış mıydı yani? Cevabını bilmiyordu. Nerden geldiğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Bilmek istemiyordu. Her iki şakağına da boydan boya dehşet bir ağrı saplandı. Artık o an için ne satranç ne Kasparov_23 vardı. Bir başınaydı. Ve karanlıktan ve yalnızlıktan korkardı. O Kümülatif Muzaffer’di. Bağırdı. Kükredi. Olduğu yerden milim kıpırdayamaz olmuştu. Nefes aldı. Birden nasıl ve neden o derin uykuya daldığını hatırladı. Esas ismi, eski arkadaşları, gezmekten hoşnut olduğu yollar, söylemeyi sevdiği şarkılar, okumaya bayıldığı kitaplar ve en önemlisi gerçekleştirmeyi umduğu arzuları, kurmaktan hoşlandığı hayalleri gözünün önünden birer şimşek parıltısı, birer rüzgâr gibi kümülatif bir biçimde geçtiler. Kendisini yükselttiğini sandığı o yalnızlıktan ötürü uyumuştu Muzaffer. Kadim bir efsuna kapılmış, gitmişti işte. Oysa o, Kümülatif Muzaffer, yükseldim sanırken meğer bildiğin düşmüştü. Bunu kendine böyle üç kere söyledi.

Gece yarısıydı. Sokak lambaları da kesilince uzun ovalara ve yıldızlı gecelere yaraşır bir sessizlik olmuştu. Hayat biraz da elimizde olmayan şeylerdi. Elektrik tesisata gelmedi fakat Muzaffer’e geldi ve her şey aydınlandı ve o ayırdına vardı. Gözünün önünde elinin dibinde telefonun cenazesinin olduğu yerde damacana su satıcısının kartını buldu. Siyah fon üstüne pembe harflerle Hayat Su yazıyordu ve yanına da bir palyaço suratı koyulmuştu. Her şey o kadar saçmaydı ki, güldü. Elinde magnet kart, katlandı Kümülatif Muzaffer ve cenin pozisyonunda uzandı. ’Kasparov’’ dedi ‘’Kasparov, geleceğim.’’ Böğüre böğüre, hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağlamaya başladı. Ev sarsıldı. Bina sarsıldı. Sokak sarsıldı. Cadde sarsıldı. Mahalle sarsıldı. Semt sarsıldı. İlçe sarsıldı. İl sarsıldı. Ülke sarsılmadı, o kadar büyük değil. Birkaç bardak yoğun titreşimden ötürü yukarıdan yere düştü yalnızca. İçlerine de Muzaffer’in gözyaşları doluştu. Böyle sırılsıklam ve büzülmüş iken uykular alemi onu usulca içine aldı.

Ayıldığında gün aydınlanmak üzereydi. Kemikleri sızlıyordu ve burnunda şeffaf sümükten bir baloncuk vardı. Patlattı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s