BİR OYUN, YUTMAK – CRAFT TİYATRO; KENDİ YANAĞINI ÖPEMEME BİLGİSİ

”Yutmak,  zihni kemiren kâbuslara karşı ruhu ferahlatan düşler uğruna derin bir yalnızlığa mahkûm olanların,  cenin pozisyonunda yatağında dişlerini gıcırdatarak huysuz huysuz uyuyanların hikâyesi;  fakat bu,  karanlık boğucu bir çıkmazsa, bu çıkmazı kırabilmenin de anlatısı, anlatısıydı.”

 

ANNA. Ece Dizdar. Kaplumbağalar tehlike algıladıklarında kabuklarına saklanırlar. O da eve kapanıyor. Çatışmadan, yarıştan, dünya hâllerinden uzak duruyor. Korkuları var, gerçeğe tahammülü yok. Olmuş, olmakta olan ve olacak her şeyin dünyadaki müsebbibi o. Faili, mağduru ve seyircisi. Öyle hissediyor. Auschwitz ölüm kampında olanlardan o sorumlu, ikiz kuleleri o patlattı, kuşların kanadını o kırdı, doğmamış çocukları o öldürdü yahut da cansız umutları kıyılara o vurdu; savaşlar ve felaketler, çığlıklar ve gözyaşları hepsi onun yüzünden. Kendine mahkûm; hezeyanlar ve kurmacalar içinde. Uyumsuz biri, ‘hafif’ meczup. Zırhı var dört duvar, ama kalbi yumuşak. Her şeye yetişmek isterken her şeyden geri kalmış bir ürkek. Güvenli, sevgi dolu bir ilişki kuramadığı için tedirgin dünyaya doğru. Sıkışmış, kalmış. Hem tatlı hem acı. Sevecen, ama kırılgan. İncinmiş, üzülmüş; bir saklambaçtır oynuyor işte. Öfkesi yüksek, hıncını eşyalardan çıkartıyor.

REBECCA. Başak Daşman. Akrep soğukkanlı canlı olduğundan, vücut sıcaklığını çevre sıcaklığı belirler. Bizim ateş çemberinde gururundan intihar etti diye bildiğimiz akrep yükselmiş sıcaklıktan ötürü kramplar geçirmektedir yalnızca. Sıcaklık eski halini almazsa ölecektir tabii. Rebecca da soğukkanlı; kendi sıcaklığını dışsal etkenlere bağlıyor. Sevilme takıntısı ve yalnızlığıyla baş edememesinden ötürü hep bir ilişki peşinde. Var mıdır bilinmez ya, ‘doğru kişi’yi bulamıyor bir türlü. Yarasına koşuyor daima. Kim bilir belki de kramplar geçirmekten haz alıyordur, ama görünen bir gerçek varsa o da şu ki: Gözünü açıyor ve ateş çemberinin ortasında buluveriyor kendini. Çok mu şey istiyor? Sevilmek istiyor sadece. Masum mu? Değil. Handiyse kaburgasından yaratıldığını kabul edecek çün erkeğin. Yetmiyor kendine, kavramıyor çünkü bir türlü yetebilmeyi. O yüzden en başta gözleri aşka gülen bir çift göz günün sonunda hüsranı oluveriyor kendinin. Başka bir kişiyle değişen sıcaklığından oluşan kramplarını başka bir kişinin sıcaklığıyla iyileştirmeye çalışıyor, ama yarası tam da sevgiden olduğu için sevgi nesnesinden alıyor yarayı yine. Terk etmişti sevgilisi, ‘Sam’antha da hayal kırıklığına uğratıyor onu. Kandırılmak her kaburganın kaderi. Kızgın kendine, ama hep bir geç kalmışlık.

‘SAM’ANTHA. Merve Dizdar. Kuyruğu, kanatları, gözleri, bakışları ve boynuyla doğada olağanüstü bir güzelliktedir tavus kuşunun erkekleri. Öyle ki bu güzellik bakana ne gerçek ne kendiliğindenmiş gibi geldiğinden onların göksel müdahaleyle bir tasarım harikası olduklarını düşündürtür. Dişisine kur yapan tavus kuşu erkeği kuyruklarını yükseltir, açar ve içine dağılmış gözü andıran beneklerle titreştirirken vücudunu göz alıcı görsel bir şölen sunar. Masalsı ve büyüleyici bir andır. Eğer beneklerde yahut tüylerde küçücük bir eksik dahi varsa tavus kuşunun dişisinin muazzam estetik detaycılığından ötürü erkekten etkilenmesi mümkün değildir. Doğanın bir ironisi: Bu güzellik abidesi kuşlar biçimsiz ve çirkin bacakların üstüne kuruludur ama. Kimi kadim anlatılarda tavus kuşu erkekleri tüylerinden gelen zarafetle kibri, altındaki bacaklarının bu uyumsuzluğuyla da tevazuu simgeler. Ondan ötürü başları eğik ve bakışları mahzundur onların, tıpkı Sam’antha gibi. Bir kadından hoşlanmaktadır tavus kuşu Sam’antha. Kimden olacak? Akrep Rebecca’dan. Arzuladığına yaklaşmak ister, fakat eksiktir kendine göre. Denklem bellidir: Arzuladığının arzuladığı olabilmek için biçare düşünür. Göz alıcı benekleri yoktur ya, bir penisi olsun ister mesela Samantha. Bu yüzden işe adından ‘antha’yı atarak başlar. Sam’dir artık o. Her görülmek ve buradayım demek isteyen gibi heyecanlıdır. İçi içine sığmaz; konuşma, jest ve mimik provaları yapar saatlerce aynanın karşısında; maskülen bir imaj çizer kendine. Ne olduğunu bilmiyor Sam’antha, kim olduğundan emin değil; mevcut kendinden memnun olmadığı için yalana başvuruyor işte. Esasında bir erkeklik alegorisi. Erkekliğin fiziksel bir durumdan ziyade bir jestler ve mimikler toplamı olan parodi olduğunu da gösteriyor. Ayna karşısında kesilen hayta pozlar; sigaranın tutuluşu, çekilen omuzlar yahut kabaran fermuarlar.

IMG_4653

Rebecca öfkesini kendine, Anna çevresini kuşatan eşyalara yöneltiyor; Sam ise zihninde dövüşüyor, daha umutlu ama yalanın bir bedeli var. Erkek görüneyim derken erkeklerin acımasız diliyle karşılaşıyor. Hem sözel hem fiziksel şiddete maruz kalıyor. Onu yüzleşmeye götüren kırılmalarından biri de orası. Acı ama gerçek: Kim olduğunu unutursan, kim olduğunu hatırlatırlar! Uzunca bir süre yalanı yaşamak gerçeğe götürebilir. Adlarımız cinsiyet, inanç yahut etnik kökenlerimizden gayrı kişiliğimize/karakterimize hâsılı kim olduğumuza dair ipuçları verebilir bazen. İsim seçimleriyle mühürlüyor karakterin yazgısını ve hatırlatıyor da bize yazar Stef Smith:

  1. ‘’Üzgün, zarif, tatlı ve acı./ İyilik, zarafet./ Güzel, zarif.’’ gibi anlamlara geliyor Anna ismi. Kabuğuna saklanmış kaplumbağa değil mi işte bu? Kırıldın, üzüldün, acıdın; ama piştin, büyüdün olgunlaştın, çık artık dışarı da yayılsın dünyaya güzelliğin ve iyiliğin. Biz buradayız, Anna, güvendesin; tut ellerinden kendinin ve bal eyle bize acını, ey güzel insan, ey zarif kadın.

 

  1. İbrahim, ‘’… Oğlum İshak’a kız almak için benim ülkeme, akrabalarımın yanına gideceksin.” diyince, uşağı “Ya kız benimle bu ülkeye gelmek istemezse?” diye sorar, “O zaman oğlunu geldiğin ülkeye götüreyim mi?” İbrahim, “Sakın oğlumu oraya götürme! ‘Bu toprakları senin soyuna vereceğim’ diyerek ant içen Göklerin Tanrısı RAB senin önünden meleğini gönderecek. Böylece oradan oğluma bir kız alabileceksin.’’ İşte Rebecca yazgıya boyun eğmiş o ‘kız’dır. Yaratılış 24’te geçen bu diyalogun-hikâyenin devamında hemen kabul eder teklifi Rebeka. İshak’a da, buyruklara da hazırdır ve razı. Göklerden gelen karar vardır çünkü, sorgu değil. İşte soğukkanlı akrep değil mi bu? Hemen uyum sağladı ve ısındı. At kafandan şu masalı artık Rebecca; oturmayacak hayalindeki tahtlara hiçbir prens, giymeyecek o şaşaalı kostümleri hiçbir erkek. Sen aşmadıkça içinden o edilgen kadını, değil sadece erkekler, kadınlar da hayal kırıklığına uğratacak seni. Bir tesadüf değil Sam yahut Sam’antha; bir okul sana o. Aynadır bize her ilişki ve kuraldır: Eksik eksiği bulur, yaralıyı kanatır her yaralı. Korkunu bil. Başkası sever; lakin önce sen seni sev.

 

  1. İzini sürdüğümüzde Nuh’un erkek evlatlarından birine de gidebiliriz, Antik Çağ’da bir çiçeğe de. Biz şurada buluşalım ama: Tanrının adı, Tanrı tarafından söylendi, Tanrı buyurdu yahut Tanrı duydu gibi anlamları karşılayan ‘Samuel’de. Sam kısaltılması, Samantha kısaltılıp ucuna eski yunan’da çiçeği karşılayan anthos’un getirilmesi sonucu Samuel’in. Bir çiçek. Hem erkek var içinde hem dişi: Sam’antha. İlginçtir, Sam ismi ‘surface to air missile’i de karşılıyor. ‘’Karadan havaya füze’’ anlamına geliyormuş. Samantha pantolunun içine kabarsın diye fermuarın altına çorap koyuyor ya hani… Peki, hem erili hem dişili barındırıyor ya Sam’antha, bir tür ikilik. Ayakları çirkin tüyleri güzel tavus kuşu değil mi işte bu? Yoksa ikilik değil de dilemma mı demeli? Arzu dolu Samantha, yakarıyor tanrıya yakarır gibi kendi kendine: Tanrı- yahut konuştuğu her kimse duyuyor onu, belki erken belki geç, belki doğru belki yanlış; ama duyuyor. Spike Jonze’un güzel ‘’Her’’ filminde ana karakter, bilgisayar uygulamasına, yani bir yapay zekâya âşık olur. Bu yapay zekânın ismi nedir? Samantha’dır. Bir oyunla bir filmi bir araya getirense maddedir, bedendir burada, bu yazıda. Spike Jonze’un Samantha’sının bedeni yoktur, Stef Smith’inkininse bedeni vardır, ama beğenmiyordur. Her ikisi de mevcuttan muzdariptir ve başkayı istemektedir. Fiziki engelleri aşmak niyetindedirler, ama başarmak mümkün müdür? Jonze’da zaten vurgulanmak istenenlerden biri arzu’daki imkânsızlık dinamiğidir, bu yüzden onun Samantha’sının fiziksel bir gerçekliğe kavuşmayıp, sistemde yok olması olağandır. Peki, Stef’inki ne yapacak, Stef ne söylüyor Samantha’sına? O, dönüşümünü fiziksel bir yok oluş yahut başka’ya doğru dönüşümle değil de, ona bu kendi kendini yaralayıcı bakışı sağlayan duygulara, öz kaynaklara inebilerek halledebilecektir. Çeperini kurcalama, dışında değil, içinde ara güzelim ca’nım Samantha ve derinlerine yüz! Dibi gör, karanlığın öp ve yüksel. Tanrı değil, Sam; sen duy kendini!

***

Oyunu izlediğim seferlerde değil de, oyun üzerinden yazmaya başlarken isimler ve karakterler ve yazar arasındaki bağıntılar üstüne düşünmeye başladım. Başka bir oyununu ne izledim ne okudum, tanımıyorum; yazar Stef Smith kasıtlı-farkında olarak mı bu isimleri seçmiş yoksa derinden gelen sezgisel bir biçimde mi, bilemiyorum. Her halükarda güzel. Accept the mystery! Söz gelimi Anna karakteri Stef’in yazma-yaratma deneyiminin karşılığı olup iç okyanuslarının meselesiyse, Sam/antha bir o kadar Stef’in ona dayatılan estetiğe güzelliğe ve kültüre karşı dış dünyayla kavgası. Rebecca gibi dışarıdan izlediği, idealize bir tip değil; aksine tam kendi içinden çıkmış ona dair yani. Anna ve Samantha bir yanda Rebecca bir yanda. Yutmak. Bir özne Stef ve üç monologu.

 

b91be193-f7c5-4f79-96c9-19f7af5fb13b

Gerilerde bir yerde yalanı yaşamak derken kastettiğim şuydu: Rebecca’nın da Samantha’nın da ötekinin gözünde makul ve arzulanır olmak için uydurdukları yalanlar var. Ama onlardan Anna’yı ayıran daha başka bir yalan. ( Zaten bu sefer de diğer iki karakterden bilhassa Anna’yı bir yazarın-yaratıcının prototipi olması sebebiyle de ayırmak istiyorum. ) O bir yalanı yaşıyor. Hep bir tehlike olarak algıladığı dünyadan koptuğu, yani ötekilerle yaşadığı çatışmalardan kaçıp sığındığı evde yine kendi ötekisini ‘yaratıyor.’ Baskın bir gerçekliğin yerine başka bir gerçeklik. Dış dünyada edilgin Anna, burada etken. Kontrolü altında her şey. Dodo kuşu var diyorsa, orada Dodo kuşu görüyoruz. Mesela yaralı bir pelikan var diyor ve biz yaralı pelikanı izliyoruz. Bu pelikan oyunun fikrine kuvvet veren önemli bir metafor. Tehlikeli dış dünya kavrayışımız genelde anne kökenlidir. Sözgelimi pelikana yemek yemesini söyleyen Anna, ‘yemezsen ölürsün’ diyor. Öyle tehditle korkuyla yedirmeye çalışıyor yemeği. Ötekisi olarak kurguladığı pelikanla kurduğu ilişki tam da kendi annesiyle kurduğu bebeklik-çocukluk simülasyonu. Pelikan, yavru Anna’dır. İnsanın ilk ötekisi annesi, diğeri önce baba sonra toplumdur. Derler ki anneyle kurduğumuz ilişki biçimini yetişkinlikte toplumla kurmaya çalışıyoruz. Bocalamalarımız da kederlenmelerimiz de ondan. Anna otobüsü kaçırdığında hayata küstüm demesi bu yüzden önemli. Kendi iradesi dışında olan milyarlarca iradeye olan bağımlılığı onu hüsrana uğratıyor. Hüsranın sebebi belli: Annesi öyle kuşatmış ki Anna bebeği, soluksuz ve hesapsız bırakmış; her şeyine karışmış her şeyine koşmuş. Ama bu hüsran değerli; acı elbet meyvesini verecek. Hayat yorgunluğu, ötekine olan bağımlılık, hayal kırıklığı, vazgeçme, ıstırap derken kendini eve hapsediyor. Kabuğunda kâh kızgın kâh telaşlı kâh neşeli. Hırpani kılığı ve savruk düşünceleriyle hem ürkütüyor hem sevimli. Birinin deli dediği işte, birine veli. Ama bu kendi halinde akan kabuk, onu uzun zaman sonra ilk tıklatan Rebecca ile çatırdıyor/bozuluyor. ( Burada da Anna için yaratıcı/yazar prototipi dememizi doğrulayan tatlı sembolik bir durum var: Kapıdaki mektup aralığından konuşur, iletişim kurarlar birbirleriyle. Okur korkmuştur ve bir sığınak ister, yazara varır; kederi ve korkularından sımsıkı duvarları vardır yazarınsa, al(a)maz içeri. Mektup yazılı kültür öğesidir ve kalemle kâğıt nasıl buluşuyorsa yazarla okur-dinleyicisi de öyle yazarın açığa vurduğu kadarıyla buluşur.) Başta sevgi kaynağı sandığı erkek ona şiddet uygulayacak bir noktaya geldiğinde ürküyor ve kaçıyor bir üst kata İbrahim’in kitabından çıkmış Rebecca. Kaplumbağa Anna’nın kapısının önüne geliyor ve mektup deliğinden arkadaşlıkları başlıyor. Bu da bizim ötekine olan muhtaçlığımız açısından güzel ironik bir sahne. Rebecca kabuğunda yalnız kalamadığı için başına gelen tuhaflıkların birinden kaçarken kabuğundan hiç çıkmayan Anna’ya çarpıyor. Anna tekrar sevgiyi, öpüşmeyi, gözleri, başkasının ve kendi sesini duyuyor, yani her ev her kabuk aynı zamanda bir tabutsa önce Rebecca sonra Sam sayesinde yaşamla karşılaşıyor. Öyle ki dışarıdan bakana deli denecek yarattığı kendi gerçekliğindeki “sahte” pelikan yaraları iyileşiyor ve evin kapalı pencerelerinden çıkarak uçup gidiyor. Umuttur pelikan ve acıyı yutmaktır hayat. Şair Edip Cansever’in özneyi pasifleştiren “biz değil yaşayan acılardır” mısrasını dönüştürerek söylersek “Biziz yaşayan; acılar da suyumuz, gıdamız, öğretmenimizdir.” diyebiliriz. Önemlidir: Anna elini camla kestiğinde anlıyor yaşadığını. Gerçek olduğunu acıyla kanla anlıyor. Zaten bizi de diğer canlılardan ayıran bu değil mi? Noksan oluşumuz, güçsüzlük ve hassaslığımız hani, farkındayız. “Acı çekiyorum o halde varım!”

IMG_4651

Yüz küsür seanstan sonra artık bitmek üzere olan Yutmak oyunu. Anna, Rebecca ve Sam. Kucaklamak istiyorlar dünyayı, ama kendini kucaklamayı unutmuş üçü de. Kentlere içkin bir yalnızlık metaforu olarak‘’Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.’’ diyor ya şair Turgut Uyar, uzanıp kendi yanaklarından öpmek bilgisinin güzelliğinden mahrumlar onlar. Varoluşumuz böyle heyhat… Koşulsuz sevilmek istiyorlar, her insan gibi. Hepimiz kadar – kendi değil, başkalarının yanaklarını istiyorlar. Çünkü insan kendi yanağını başkasının dudağıyla; kendi sevincini ötekisinin gülüşüyle; kendi kimliğini diğerinin bakışı ve yargısıyla tayin etmekle malul. Derin bir yalnızlık var, evet, aşılmak istenen, aşılması gereken. ‘Ben bir başkasıdır’, ama önce kendinden başlamalı, kendi ellerinden tutmalı insan önce, kendi kollarıyla omzunu sarmalı. Yutmak, zihni kemiren kâbuslara karşı ruhu ferahlatan düşler uğruna derin bir yalnızlığa mahkûm olanların, cenin pozisyonunda yatağında dişlerini gıcırdatarak huysuz huysuz uyuyanların hikâyesi; fakat bu, karanlık boğucu bir çıkmazsa, bu çıkmazı kırabilmenin de anlatısı, anlatısıydı.

‘Başkası cehennemdir’, ama başkası olmadan kendim olamam. ‘İnsan insanın kurdudur’, evet, ama şifacısıdır, sığınağıdır, emniyetidir de. Samantha’yı Sam yapan arzu ise, Sam’i Samantha’ya tekrar dönüştüren Rebecca’nın reddidir.  Anna’dır uçuveren gökyüzüne, kâğıt pelikan uçmaz. Onu ürktüğü dünyaya doğru tekrar ayağa kaldıran da Rebecca ile Sam’in sıcaklıklarıdır. Derin bir uykudaydı Rebecca, onu uyandıran sevgidir.

Craft Tiyatro yönetmeni İbrahim Çiçek’in ve ekibinin nokta atışı oyuncu seçimi, karakterlerin ve metnin özüne uygun dalgalı, coşkulu ve kederli renkleri odağına alan işlevsel sahne tasarımı, tempoyu göğüslemiş sahne kullanımı, karakterlerle aşırı uyumlu kostüm tercihleri, ezcümle başarılı rejisiyle sevgiyi başat kılan nefis bir oyundu Yutmak. Bilenler bilir, Zerrin Tekindor hayranıyımdır. Başak Daşman, Ece Dizdar, Merve Dizdar üçlüsünü ( yazıdaki ciddiyeti kırmak da adına, biraz tatlılık olsun deyu ) Barcelona’nın Neymar, Suarez ve Messi üçlüsü olarak kaydediyorum Tanrıçam Tekindor ardına. Bir zaman gelecek ah bir oyun vardı diye bahsedeceğim. İşte belleğimin o kısmında güzel bir anı olarak yerini aldı Yutmak.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s